Uzun zamandır beklenen bahar nihayet kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Leylaklar açıyor, herkesin yüzü gülüyor, yaza hazırlanan insanlar kilo vermek için daha bir şevkle spor yapıyorlardı. Arada sırada, “bakın geldim geçiyorum, sıcak yaz günlerinde beni çok ararsınız , kıymetimi bilin !” , der gibi sıcaklık yükseltse de, ilkbahar türlü dertlerle ömrünü heba eden insanoğlunun her zaman gözdesi olagelmişti.
İşte böyle bir Pazartesi sabahı, telefonunun alarmıyla uyandı. Alarmı erteleyerek on dakikalığına yeniden uykuya dalmak o kadar cazip geliyordu ki, kimi zaman olması gerekenden yarım saat öncesine kuruyor, tam üç kere erteleyerek o süre boyunca yatak keyfi yapıyordu. Bu dünyada onu allayıp pullayıp şımartan pek bir kimse olmadığından kendisine bu tip ufak tefek mutluluklar organize etmekten hoşlanırdı.
O gün alarmı sadece bir kere erteleyerek normalden yirmi dakika önce hazırlanmaya başladı. Evden çıkmadan önce aynada son kez kendine bakarken, meşhur bir parfümün iyi bir taklidini tüm vücuduna sıktı. Beyaz gömleği, koyu mavi takımı ve kravatıyla güne hazırdı. Henüz kredi ödemesi bitmeyen arabasıyla yola çıkar çıkmaz, dönüş yapacağı ışıklarda oluşan araç kuyruğunu beklemekten oldum olası nefret ettiğinden olsa gerek, gazı kökledi ve kuyruğun en önüne geçti. Bu sırada yan şeritte seyreden arabayı sıkıştırmış ama olsun hedefine ulaşmış en önce o dönmüştü. Kulaklığında son çıkan pop albümlerinden birisi çalarken, dikiz aynasından diğer arabanın şoförüne baktı. Kadın ona basbayağı küfür ederek klakson çalıyordu. Hiç oralı olmadı, hatta bundan haz bile aldı. Ne yani enayi gibi kuyrukta mı bekleseydi ?
Ofise gitmeden önce Avrupa vizesi için hazırladığı evrakları, bu defa hiç değilse bir senelik vize alabilme ümidiyle aracı kuruma teslim edecekti. Öyle de yaptı. “Her şey yolunda”, diye düşündü. Bayılırdı planının saat gibi işlemesine. Mesaisinin başlamasına henüz on dakika vardı. Her zaman uğradığı börekçide peynirli börek ve çayla sabah kahvaltısını yaparken, akıllı telefonunda tatilde gidebileceği olası yerleri araştırmaya başlamıştı bile.


Çayını yudumlarken arada kafasını telefonundan kaldırıyor, tıpkı kendisi gibi giyinmiş, telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan plaza insanlarına boş boş bakıyordu. Sanki doymak bilmeyen dev canavarların ağızlarına kendi istekleriyle koşturarak giriyor, onlara besin kaynağı olarak ayakta kalmalarını sağlıyor ve kayboluyorlardı. Gün sonundaysa, tüm yaşam enerjilerini, ruhlarını bu gökdelenlerde bırakıp, posalar halinde evlerine dönüyorlardı. Anlaşılan insanın tüm vitamini ruhundaydı. Ertesi gün yine aynı şeyleri yaşayacaklar, bu olup bitenin toplamına da ‘hayat’ diyeceklerdi.
Aslında kendisi de “ hedef koymazsa ölecek” hastalığına yakalanmış tipik bir beyaz yakalıydı. Senenin başında ulaşmak istediği hedefleri koyar, ortasında gerekirse bu hedefleri revize eder, sonundaysa mutlaka onlara ulaşırdı. Üstlerinin dediğine göre böyle devam ederse terfi etmesi kaçınılmazdı. Yine üstlerinin dediğine göre, tabii ki bu işler tamamen onun performansına bağlı değildi. Yani şirketin durumu, ekonomik konjonktür vb. gibi parametreler de mevcuttu. Olsun, o yine de performansını en üst düzeyde tutmalı, beklentilerini ise biraz olsun dizginleyebilmeliydi. Merak etmesindi, güzel günler yakındı.
Tüm bunları düşünmesi hepi topu beş saniye sürdü. Şimdi hayatını sorgulamanın zamanı mıydı yani ? Soruyu kendisi cevapladı, “tabii ki hayır !” . Hayat zaten yeterince zordu bir de bunlarla kafasını hiç yoramayacaktı. Öyle ya da böyle yükselme ihtimali olan bir işi vardı, bu devirde bu da bir şeydi.
Aynı keyifle tatil mekanlarını araştırmaya devam etti. Gideceği yer hem çok pahalı olmamalı, hem ‘her şey dahil’ konsepti olmalı, hem de ‘eller havaya’ ambiyansı bulunmalıydı. Çoğu beyaz yakalı gibi her sene en az bir hafta yurt dışında tatil yapmayı hedefleri arasına alır, buna da ulaşırdı evelallah. Hem zaten ülkesindeki turizmin de cılkı çıkmamış mıydı ?
Birden telefonunda bir haber sitesinin son dakika penceresi açıldı. Irak’ta patlama olmuş, çoğu kadın ve çocuk otuz altı kişi ölmüştü. İçi biraz sızlasa da modunun düşmesine izin vermemeliydi. Her zamanki gibi hayat devam ediyordu. Hem sayı geçen saldırıya göre daha azdı. Hemen kapattı pencereyi. İncelediği otelin sayfasına geri döndü. Otelin mutfağının zenginliğini görünce gülümsedi. Müşteri yorumlarında özellikle tatlıların lezizliğinden bahsediliyordu. Bir süre, tam hangi tatlı olduğunu anlayamadığı bir fotoğrafı ağzı sulanarak inceledi.


O sırada çıplak ayaklı göçmen bir çocuk, gözleri börek kırıntılarına kilitlenmiş halde yanına geldi ve sordu,
“abi bir liran var mı ?”, masanın başında öylece bekliyordu.
Çocuğun yüzüne bile bakmadı. Hatta dışardan onu izleyen birisi, çocuğu görmediğine yemin bile edebilirdi. ‘Yokmuş gibi’ davranmayı o kadar benimsemişti ki, artık kendiliğinden hoşuna gitmeyecek, canını sıkacak ne varsa eforsuz bir şekilde ‘yokmuş gibi’ davranabiliyordu. Bu davranış, bazen bunu yaptığının farkına bile varamayacak kadar kişiliğine işlemişti.
Haberleri genelde izlemiyordu çünkü duyduklarına, haksızlıklara canı sıkılıyordu. Ama boş durmuyordu tabii ki. Elinden geleni sosyal medya ortamında paylaşımlarda bulunarak, başkalarının paylaşımlarını da beğenip / beğenmeyerek yapıyordu. Ne yani sokaklara çıkıp hoşuna gitmeyen bir şeyler için sesini mi çıkaracaktı ? Daha neler ! Bunu yapan, kendini aktivist sanan arkadaşları vardı, onlardan alırdı haberleri nasılsa. Varsın onlar yorsunlar kafalarını böyle şeylere. Arkadaşlarını sevmesine severdi ama hepsi hedefsiz kaybedenlerdi sadece. Onun gibi değillerdi, o farklıydı. Bir işi, rahat bir hayatı, hiç bitmeyen büyük hedefleri vardı. Tüm bunları sekteye uğratıp konforundan vazgeçemezdi. Hem oy vermeye giderek vatandaşlık görevini de yerine getirmiyor muydu ? Daha ne yapacaktı yani ?
Düzeni o mu bozmuştu ki o düzeltsin ? Ne de olsa hesapların adamıydı. Bu tutumu hem onu tehlikeye atmıyor, hem de her olan bitene söylenme hakkı veriyordu. Daha ne olsundu ? Geriye hayatını doya doya yaşamak kalıyordu.
Bir yandan masanın altından kendisine yaklaşan kediyi ayağıyla iterken, diğer yandan arkadaşının kedisinin sosyal medya hesabına koyduğu hepsi birbirinin aynısı olan belki bininci fotoğrafını hiç bakmadan seri olarak ‘beğendi’. Sonra Irak’taki patlama haberine, üzüntülü bir yüz ikonu koydu. Ne kadar da hızlıydı ! Her şeyi üç saniye içinde çözmüştü ! Büyük bir rahatlama hissederek sigarasını yaktı, hesabı istedi.
“abi bir börek de bana alsan…” , belli ki çocuk da alışkındı ‘görülmemeye’
Börekçinin ter kokan genç garsonu, çocuğu mekandan uzaklaştırdı. Vakit tamamdı. Garsona bir lira bahşiş bırakarak masadan kalktı. Aslında iki lira bırakacaktı ama ter kokmasına çok sinirlenmişti. Tamam, tüm gün ayakta çalışıyorlardı falan ama bu devirde ter kokmak da neyin nesiydi ? İşte hemen cezasını kesivermişti garsonun. Belki o da artık daha dikkatli olurdu. Eğer iki lira bahşiş verseydi, onun aydınlanmasını engelleyerek delikanlıya büyük kötülük yapmış olacaktı. Herkes onun kadar duyarlı olsa şu İstanbul mis gibi kokardı vallahi !
Aceleyle plazaya doğru yürümeye başlamıştı ki bir başka hedefi aklına geldi. Hemen telefonundaki uygulamayı açtı, attığı adım sayılarına baktı. Tüm hafta boyunca oldukça düşüktü. Sihirli sayı olan, günde on bin adıma ulaşması gerekirken o ancak iki binlerde gezinmişti. Duraksadı, ekrana bir süre öylece bakakaldı. Dışarda olan hiçbir şey, ne patlama haberi, ne görmezden geldiği göçmen çocuk, adım sayılarındaki eksik kadar canını yakmamıştı.
Bir insan kendisini nasıl bu kadar ihmal edebilirdi ?
O kadar canı sıkılmıştı ki duruma, yüzü sirke satarak plazanın asansörüne bindi. Diğerlerine ‘yokmuş gibi’ davranarak gideceği katın düğmesine bastı. Tıpkı diğerlerinin de ona yaptıkları gibi.
Asansör, ofis katına gelene kadar kafası önde olanı biteni etraflıca düşündü.













