neo-küresel-ısınma-hikaye-blog-deliabdal

Neo

Her sabah dinlediğim radyo kanalı, küresel ısınma hakkında ciddi uyarılarda bulunuyordu. Buzulların gitgide eridiğinden, yaşam alanı kalmayan soğuk iklim hayvanlarının soyunun tükeneceğinden, gelecek günlerin daha da sıcak olacağından bahsediyor farkındalık yaratmaya çalışıyordu. Çevreciler böyleydi işte. Her şeyi abartma huyları had safhadaydı. O sırada benim düşündüğüm tek şeyse sıcak poğaçam ve çayımdı. Çayımın son yudumunu da içerek harika bir Pazartesi iş gününe resmen başladım.

Birden, sistem odasından yıllardır gelen rutin klima uğultusu kesildi, yerini çok daha hafif tanımadığım bir sese bıraktı. Her şeyin yolunda gittiğinin göstergesi olan bu uğultuyu duyamamak başlı başına bir alarm sebebiydi. Önce, beni yanılttığını düşündüğüm radyoyu kapattım. Hayır, elf kulaklarım yanılmamıştı, uğultu yok olmuştu ! Ne olduğunu anlamak için çay bardağını yavaşça masaya bırakarak sistem odasının o soğuk, gri kapısına doğru kuşkulu adımlarla ilerledim.

Şimdi, bir elim kapının topuzundaydı. Kulağımı kapıya usulca dayadım. Hastasının sırtını dinleyen özenli bir doktor gibi bir süre dikkatle odanın ciğerlerini dinledim. Kendimi iyiden iyiye doktor yerine koyduğumdan olsa gerek derin bir hırıltı duyar gibi oldum, pek önemsemedim.

Görünüşe göre sistemlerde bir sorun yoktu. Eğer öyle olsa telefonlar aynı anda çalmaya başlar ve ben her ahizeyi kaldırdığımda şunları söylemek zorunda kalırdım : “Evet, bir sıkıntı var, ilgileniyoruz…Tamam, yakında çözülecek…haber vereceğiz”

Şifremi girerek topuzdaki elimi sağa doğru çevirdim ve hafif bir omuz darbesiyle odaya daldım. Hemen sistemlerin bulunduğu soldaki kabine baktım, bir sorun görünmüyordu. Derin bir nefes aldım. Sadece oda ısısı olması gerekenin oldukça üstündeydi. Kafamı sağa çevirmemle beraber nedenini de anladım.

Sistem odasının klimalarına, yıllar sonra gördüğü can dostuna sarılır gibi sımsıkı sarılmış bir yavru kutup ayısıyla göz göze geldim. Ne kadar olduğunu kestiremediğim bir süre durdu zaman, durdu dünya. Şoku atlatınca, panikle kapıyı kapatarak yerime geçtim. Ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Çözümsüz bir on dakika geçmişti ki odadan bir gürültü geldi, klima uğultusu da normale döndü. Hemen içeri girdim, ayı boylu boyunca yerde baygın yatıyordu. Anlaşılan mevcut klimaların soğutması bu sevimli yaratığa yeterli gelmiyordu. Ayının kafasının altına bel yastığımı koydum, klimaları en düşük dereceye ayarladım ve odadan çıktım.

Şirketin en kritik odasında bir ayı barındırmak sorun teşkil etse de, yazın ortasında bu savunmasız yavruyu sokağa bırakmaya içim elvermiyordu. Kış gelene kadar odada kalmasına karar verdim. Hem belki işlerin ucundan tutar, bize de yardımı dokunurdu. Hiç kimsenin, izinde bulunan Bilgi İşlemci arkadaşlarımın bile odadaki ayıdan haberi olmamalıydı. En azından ben söylemeye hazır olana kadar!

Kocaman bir “İŞİ OLMAYAN GİREMEZ” yazısı bastırdım, kapıya yapıştırdım. Tekrardan bayılmaması için bir klima daha satın alarak, odaya monte ettim. Ayrıca marketten bolca ton balığı konservesi ve bir leğen aldım. Saat gecenin ikisi olmuştu, halen iş yerinde ayının ayılmasını bekliyordum. Nihayet içerden bir esneme sesi geldi. Hemen odaya girdim. Yavrucak, sırtını klimaya vererek oturmuş, çıkma network kartlarından biriyle dişlerini kaşıyordu. Diş çıkarıyor olabilir miydi ?

O anda kafama dank etti ! Bu ayıda gerçekten iş vardı. Merak ve yaratıcılık bizim işlerin en önemli noktalarıdır. Kartı bulması meraklı, değişik amaçlarla kullanması ise yaratıcı olduğuna işaretti. Hem Bilgi İşlem’in yazılı olmayan en önemli kuralına da uymuş : ‘Çalışan sisteme dokunmamıştı’ .

Elinden kartı aldığımda, oyuncağı alınmış bebek gibi üzgün baktı bana. Kartı kutusunun içine geri koydum. Her hareketimi bir çocuğun babasını izlemesi gibi pür dikkat izliyordu. Ton balıklarını açarak leğenin içine boşalttım. Leğeni önüne koyduğumda gözlerindeki o minnettar ifadeyi görmeliydiniz. Henüz yemeye başlamamıştı. Anlaşılan ben oradayım diye çekiniyordu. Ona sevgiyle gülümseyerek kapıyı kapadım ve eve gittim.

Yorgunluktan üstümü bile çıkarmadan uykuya dalmış, kabusumda sistem odasının kutup ayısı tarafından talan edildiğini görmüştüm. Endişelenerek sabahın köründe kendimi iş yerine zor attım. Etrafı kolaçan ettim, henüz kimseler yoktu, odaya girdim.

Kutup ayısı, boş leğene sarılmış, mışıl mışıl uyuyordu. Demek ki ondan zarar gelmezdi. Rahatlamıştım. Kulağım odada, günlük işlere daldım. Saat öğlen on iki olmuştu, disklerden birisi alarm veriyordu. Hemen sistem odasına girerek, kırmızı ledi yanıp sönen diski yuvasından çıkardım. Ayı her zamanki yerinde oturmuş ama bunca zaman çıt bile çıkarmamıştı. Dayanamadım, ‘Uslu muymuş benim oğlum…uslu muymuş…’ diyerek, elimi hafif hafif başında gezdirdim burnunu sıkıştırdım. Onun da hoşuna gidiyor, başını elime doğru uzatıyordu.

Ertesi gün geldiğimde bir diskin daha arızalandığını gördüm. Odaya girdiğimdeyse gözlerime inanamadım ! Ayı, arızalı diski yerinden çıkarmıştı bile. Bu çocukta doğal bir yetenek vardı. Her baba oğlunu üstün zekalı zannederdi ama benimki kesinlikle öyleydi ! O gün ona Neo adını koydum.

deli-abdal-hikaye-blog-küresel

Hemen Neo için bir oryantasyon programı hazırladım. Gerçekten hızlı öğreniyordu. Bir haftanın sonunda sistem odasının temel işlerini yapacak düzeye gelmişti. Artık, sayesinde geceleri rahat uyuyordum. Sistemlerde bir sorun çıktığında iş yerine gitmeme gerek bile kalmıyordu. Biliyordum ki o orada ve sorunu çözebilir. Eserimle de ayrıca gurur duyuyor, geldiği noktadan ötürü kendime pay çıkarıyordum.

Bu arada Neo hızla büyüdüğünden maaşımın neredeyse üçte biri onun beslenmesine gidiyordu. Olsun, nasıl bir baba çocuğu için her fedakarlığa katlanıyorsa ben de elbette onun için aynını yapacaktım.

Nihayet iş arkadaşlarım da izinden dönmüştü. Onlara hemen ofis dışında kahve içmeyi teklif ettim. Kahvelerimizi yudumlarken sistem odasında bir sürprizim olduğundan, ama önyargılı yaklaşmamaları gerektiğinden bahsettim.

İş yerine döndüğümüzde üçümüz sistem odasının kapısında duruyorduk. Kapıyı biraz araladım kar beyazı Neo o sırada kendini kaptırmış, özel topladığı oyun bilgisayarında Counter Strike oynuyordu. Beni görünce hemen oyunu kapadı, saygıyla ayağa kalktı. Oyun saatlerinin dışında oynarken yakalandığından biraz mahcup görünüyordu. ‘Bu konuyu daha sonra konuşacağız’ bakışımı attım ve arkadaşlarımı odaya davet ettim.

Birden kutup ayısıyla karşılaşan arkadaşlarım uzun süre öylece kalakaldılar. Ben de Neo’nun yanına geçtim ve elimi beline attım, o da kolunu omzuma koydu. Oldukça güçlenmişti kerata, sendeledim.
“İşte”, dedim, “size sürprizim, Neo bizim Tanrı misafirimiz, bize burada yardımcı olacak. Şimdiden çok şey öğrendi”. Devam ettim, “Rica ediyorum bu bizim küçük bir sırrımız olarak kalsın, kimse bilmesin. Yoksa onu kapı dışarı koyarlar.”

Arkadaşlarımın gözleri fal taşı gibi açılmış, kafaları istemsizce beni onaylar şekilde sallanıyordu. İçlerinden birisi Neo’yla benim fotoğrafını çekti. Neo, o fotoğrafta ne kadar da mutlu, bense ne kadar gururluydum. Bir kaç gün bana hiçbir şey sormadılar. Ama içten içe onu merak ettiklerini biliyordum. Başlarda, benden başka kimse sistem odasına girip çıkmıyordu. Sonunda, Neo’nun yumuşak huylu ve işten kaçmayan bir ayı olduğunu anladıklarında, onlar da rahatladı. Buzlar çözüldü.

Artık dördümüz daha çok zaman geçiriyorduk. İşten sonra hep beraber okey partileri yapmaya bile başlamıştık. Bir gün Neo’yu taş çalarken yakaladım, ama masada ses etmedim. Demek Neo taş çaldığı için sürekli galip geliyordu.

Hemen karşıma aldım, elimi omzuna koydum, konuşmaya başladım,
“Bak evlat”, dedim, “Hileyle falan bu işler olmaz, sen iyi bir çocuksun, yakışmıyor. Ben sana güveniyorum, kendini toparla.” Gerçekten de konuşmalarım işe yaradı. Eskisinden daha çalışkan ve dürüsttü.

Ancak sonra hiç beklenmeyen bir şey oldu.

Ofisten bir arkadaşım başından geçen olaydaki bahtsızlığından bahsederken, şu meşhur çöl ve kutup ayısı metaforunu yaptı. Konu da komik olduğundan kahkahalarla güldük. Nerden bilebilirdim ki bu metafor sistem odasında konuştuklarımızı duyan Neo’nun kalbinde onulmaz yaralar açacak.

Neo, getirdiğim yemekleri yemiyor, bizimle okeye falan da oturmuyordu. Oyun bilgisayarını açmayalı neredeyse iki hafta olmuştu. Bir kaç kere, hikayede geçen kutup ayısının sadece benzetme olduğunu, üstüne alınmaması gerektiğini söylesem de dinletemedim.

deli-abdal-hikaye-blog-küresel

İlişkimiz bir süre böyle devam etti. Bir gün çıkarken, Neo’ya her zamanki gibi hoşça kal demek için odaya girdim. Başını okşadım, gözlerini kaçırıyordu, yine gönlünü almaya çalıştım. O da yumuşamış, alınganlığı geçmiş iştahı da biraz yerine gelmişti. Erken çıkmam gerektiğini, bu akşam İstanbul’a dolu yağacağını, havanın çok soğuyacağını söyledim.

Yanağını okşayarak “Yarın görüşürüz evlat”, dedim. Bana bir şeyler demek ister gibi gözleri ışıldayarak baktı. O anda anlamalıydım.
Sabah işe geldiğimde Neo odada yoktu. Leğen, henüz açılmamış ton balığı konserveleri her zamanki yerlerindeydiler. Oyun bilgisayarına ekran koruyucusu olarak ikimizin fotoğrafını koyduğunu görünce hıçkırıklara boğuldum.

Nereden, nasıl geldiğini bilmediğim gibi, nereye gittiğini de bilmiyorum. Yine de belki bir gün geri dönerse diye sistem odasını bıraktığı gibi koruyorum.

Dur bakalım döner belki…

Site Footer

Sliding Sidebar