ceket Ceket konak

Ceket

Çocukluğunu geçirdiği ancak hanidir ayak basmadığı o şehre sakin bir hayat sürmek üzere geri dönmüştü. Ailesinden kalan, kentteki örnekleri giderek azalmakta olan bahçeli ahşap bir evde tek başına yaşıyordu. Aradan geçen yirmi beş senede evin etrafı yüksek, karaktersiz binalarla dolup taşmıştı. Yine de terasta yüzünü gökyüzüne çevirip de yıldızları görebildiğinde, çocukluk anıları canlanır, sanki bu mahallede hiçbir şey değişmemiş gibi gelirdi. Döndüğünden beri onca müteahhitin ‘sat’ baskısına vakur bir şekilde direnmiş, ömrü boyunca dürüstçe çalışarak kazanabileceği paranın çok üstünde verilen ‘kat karşılığı’ teklifleri hep aynı sözle defetmişti: bu evdeki anılarım parayla pulla ölçülemez, satmıyorum, lütfen ısrar etmeyin.

Bunlardan birisi de Hacı Baba lakaplı, kafasında takkesi elinde tesbihiyle dolaşan, emekli bir imamdı. Teklifinin reddedilmesine bayağı bozulmuş ama çok da çaktırmamıştı. Sadece , “Sen bizim evladımız sayılırsın, babanı çok severdim, biliyorsun ilkokuldan arkadaşımdı. Zorluk çekmiş heralde son zamanlarında, üzüldüm duyunca. Ben ona zamanında söylemiştim, ama beni hiç dinlemedi, fırsatları değerlendiremedi… Neyse, ne zaman satmak istersen beni bul. Gavurda hile olur, bizde olmaz. Sen bari fırsatları kaçırma.” diyerek fiyakalı ceketi omuzunda, ağır adımlarla uzaklaştı. Ahmet artık yetmişlerine yaklaşmış bu hırslı adamın arkasından kısa bir süre sadece acıyarak baktı. Varlıklı ama var olamamış insanlar ona oldu olası çok acınası gelirdi. Bu buruk duyguyu azaltmak için bahçesinde yeni yeşermekte olan çimlerin üzerine uzandı, çıplak ayağını toprağa bastı. Gözlerini kapadı, huzurlu bir uykuya daldı.

Ticarete yatkınlığıyla meşhur bu şehrin insanları Ahmet’in tutumunu nereye koyabileceklerini bilemiyorlardı. Verilen bazı teklifler evin değerinin kat be kat üstündeydi. Her şeyin alınıp satıldığı bu devirde Ahmet’teki inat da neyin nesiydi ? Olsun, neyse ki küçükken buraların suyundan içmişti, eninde sonunda doğru yolu bulacak, kendilerinin haklı olduğunu anlayacaktı. Sadece biraz zamana, biraz da para kaybetmeye ihtiyacı vardı.

Ahmet’se küçük, sevimli bir nalbur dükkanı açmış, kendi yağında kavrulup gitmekte, yeni hayatına alışmak üzereydi. Her akşam işten eve gelince biraz televizyon izler, geç olmadan da yatardı. Sabah erkenden kalkar, daima traş olur, dükkanı açmak için yollara düşerdi. Mahalleliler onu başlarda pek yadırgamıyor, kendileri gibi görüyorlardı. Tabii ufak farklar da yok değildi. İşinde çok titiz ve fazlasıyla dürüst olduğundan bu kafayla ticaret hayatında başarılı olacağını pek düşünmüyorlardı.

Hatta Hacı Baba, yakın çevresine “Bu çocuk yakında batar, babasının evini bile kaybeder. Yazık, benim verdiğim teklifi mumla arar mumla !” diyerek, bir yandan üzülürmüş gibi ahkam kesiyor,  diğer yandan da evi daha ucuza getireceği günün hayaliyle çayını höpürdeterek içiyordu. Etrafındakilerse her zaman yaptıkları gibi onu onaylayarak kafalarını sallıyorlardı. Hacı Baba ne söylediyse vardır bir bildiği, diyorlardı. Hem başarısı da ortadaydı. Kimse hep sureleri, bir lokma bir hırka hikayelerini referans gösteren bu adamın servetini nasıl edindiğini sorgulamaya girişmiyordu bile. Helal olsun öyle ya da böyle, edinmişti işte. Kimin hakkına girmişse girmişti, onlar da biraz uyanık oluverselerdi. Herkes bir hesap içindeydi ve bu tip yerlerde herkesçe bilinen şeyleri söylemek, bilinmeyenleri söylemekten çok daha zordu. Ayrıca belli mi olurdu Hacı el verirse, bir gün onlar da  zengin olabilirlerdi.

Ancak her geçen ay Ahmet’in durumu onları daha da çok şaşırttı. Esnaf genelde sinek avlarken, nalburun müşterisi hiç eksik olmuyordu. Üstüne üstlük mahallenin delisi Hamza’yı da yanına kalfa olarak almıştı. Hamza’yı tercih etmesi mahalleliyi basbayağı eğlendiriyordu. “Fazla dürüst ve çalışkan olmasından anlamalıydık, meğerse Ahmet’in de kafasında en az bir tahta eksikmiş” “İki deli de bir nalbura yakışırmış” gibi lakırdıları, Hamza kahvenin önünden geçerken onun duyacağı şekilde söyleyip gülüyorlardı. Hamza ise başı önünde kimseye bulaşmıyor, gündüzleri işe gidiyor, geceleri ise parkta uyuyordu.

Ahmet, dakik adamdı doğrusu. Her sabah aynı saatte yerini açıyor, akşam da oldukça geç saatte kapatıyordu. Bir kere olsun onlarla kahvede batak oynamamış, davetlere sadece gülümseyerek selam verip geçmişti. Çocukluk arkadaşları bile önceleri ona karşı belli belirsiz, sonrasındaysa bariz bir hasetlik duymaya başladı.

Olan bitene kırılsa da çok üstüne düşmedi. Sadece insanların bu yaklaşımını önyargı duymadan anlamaya çalıştı. Artık verdiği selamlara zaman zaman karşılık bile alamıyordu. Her gün önünden geçtiği kahvede kendisine gülümseyerek selam veren aynı kişiler, şimdi tamamen oyunlarına dalmış onu görmezden geliyorlardı.

Yakınlarda ondan başka iki nalbur daha vardı. Ara sıra kendisine gelen müşterileri, henüz siftah yapamamış nalbur arkadaşlarına yollar, kendisinin yolladığını ise kesinlikle söylememelerini isterdi. Herkesin evine ekmek götürebilmesi onun çok kazanmasından daha önemliydi. Yine de arada haksızlığa uğradığı hissi onu yakalıyor, o zamanlarda, “kim bilir ne dertleri var insanların, kendimizi çok da önemsememek lazım, düzelir elbet”, deyip geçiyordu.

Sonbahar bitmiş, soğuklar kapıya dayanmıştı. Dükkanda işler bayağı yolunda gidiyordu. Bazıları ikinci dükkanı açmasını kendisine öğütlüyor, o ise hiç oralı olmuyordu. Tek bir nalburu ancak hakkıyla yöneteceğine inanıyor, bunu da kibarca açıklıyordu, fazlasında zaten gözü yoktu. Her şey nasip, kısmet işiydi.

Garip adamdı bu Ahmet. Hiçbir para hırsı yoktu. Olanla yetiniyor, mutlu oluyordu. Yetinerek mutlu olmak bu devirde olsa olsa ahmaklara yaraşır bir özellikti.

Kış bastırmadan, kendisine gösterişsiz bir ceket diktirdi. Bir keyifle giyerek evden çıktı. Kahvenin önünden geçerken  Hacı Baba kinayeyle ona seslendi, “Hayırdır Ahmet oğlum, bize özenip de ceket mi diktirdin?” Tüm bakışlar kendisine çevrildi. Okey oynayanlar atacakları taşı bile atamamış, sessizlik içinde elleri havada öylece bekliyorlardı. Ahmet o anda durumu kavradı, koca mahallede sadece iki tane ceket giyen adam vardı, Hacı Baba ve şimdi de kendisi. Belli ki ceket bir statü sembolü olarak mahallelinin kafasında yer etmiş, onun bu hamlesi Hacı’nın otoritesine tehdit olarak algılanmıştı..

Ne söyleyeceğini bilemeden sadece “Üşümemek için Hacı Baba, havalar soğuk malum.” gibilerden bir şeyler geveleyebildi, selam vererek yoluna devam etti. Tek derdi burada sakin bir yaşam sürmek olan Ahmet, gitgide istemediği bir gerilimin içine çekildiğini hissediyordu.

O günden sonra tüm mahallede bir dedikodu aldı gitti. Ahmet’in aslında gizli milyoner olduğundan, o yüzden, yani ihtiyacı olmadığından böyle para pul işlerine girmediğinden, basbayağı Hacı Baba’ya meydan okuduğundan bahsedilir olmuştu. Onlara göre ceketinin kumaşı dünyadaki en pahalı kumaşlardandı, ayrıca üzerine de cuk diye oturmuş çok yakışmıştı.

Hacı Baba tüm bunları duyduğunda öfkeden çılgına döndü. Artık bir şeyler yapmanın zamanı geliyordu. Batmasını beklemişti, aksine daha da iyi duruma gelmişti. Evini satmamış, domuz gibi direnmişti. Peki ya ceket diktirmek de neyin nesiydi ? İsterse multimilyoner olsun bu işi kendi usulüyle halledecekti. Bunları düşünürken elindeki tesbihi hışımla “ya sabır” diye çekince, yere saçılarak seken tanelerin sesiyle kendine geldi. “Bir çare düşünmeli ama ne ? Onu da bulursun sen Hacı, ne yollardan geçtin sen ! Bulamazsan namına yazık.”

Ahmet tüm bunlardan habersiz işine gidip geliyor, arada sadece Hamza’yla sohbet ediyordu. Nedense bu evsiz barksız genç adam, bir gün bile onun teklifini kabul edip evinde kalmamış, sofrasına oturmamıştı. Ahmet’in gözünde, Hacı’nın etrafına çöreklenmiş nice dalkavuktan çok daha karakterliydi. Artık kış geldiğinden, ona hiç değilse nalburda kalmasını teklif etti. Nalburu kendisininmiş gibi sahiplenen genç adam, “O olur işte ağabey!”, dedi, gözleri parlayarak.

“Tamam o zaman aslanım, bundan sonra dükkanı sen açar, ilk temizliği yaparsın anlaştık mı ?”

“Anlaştık ağabey!”

“Bak, bu nalburdaki hiçbir şey senden daha değerli değil, bunu unutma e mi ?”

“Tamam ağabey, sen merak etme. Ben zaten her şeye gözüm gibi bakarım”

Her şey yolunda devam ediyordu. Sadece Ahmet’in ceketini astarla kaplatması mahallede yeni bir dedikodu tufanına yol açmış, iyice merak uyandırmıştı. Kahvede kerkes bu konuyu konuşuyor, Hacı Baba gelince hemen susuyorlardı. Daha önceleri ceketini astığı sandalyeye dahi  kimse yaklaşmazken, geçen gün bir yancı gelmiş sırtını sandalyede asılı olan cekete dayamıştı. Hacı’nın bakışını görünce kalkıp hemen özür dilemişti ama gidişat hiç iyi değildi. Bu gittikçe can sıkan sorunu nasıl çözeceğiyle ilgili kafasında kuyruğu birbirine değmeyen kırk tilki dolanıyordu.

Bir gece Ahmet uykudayken kapısı canhıraş çalındı, “Ahmet Abi nalbur yanıyor yetiş!”. Gözünü endişeyle açtığunda sadece fısıltıyla  “Hamza” kelimesi çıktı ağzından, can havliyle nalbura vardığında ise artık çok geçti. Söylenene göre Hamza, kimseyi dinlememiş, içerden malzemeleri çıkarmaya çalışmıştı. Son girdiğinde ise bir daha çıkamamıştı.

Ahmet, içeri dalarak Hamza’nın cansız bedenini zorlukla buldu, dışarı çıkardı. Kahvedekiler ayağa kalkmış olanları büyük üzüntüyle izliyorlar, sadece izliyorlardı. Hacı Baba, hemen ellerini açıp abartılı bir edayla bu öksüz için duaya başladığında, diğerleri başları önde ona eşlik ettiler.

Hamza’nın şu hayatta kimseye bir zararı dokunmamıştı. Yoksul gelmiş, yoksul ölmüştü. Öldüğünde yanıbaşında sadece gözyaşları içinde Ahmet vardı. . “Ben sana demedim mi deli çocuk hiçbir şey senden önemli değil diye?”,diyerek dövünüyor, tüm bu olanları, yapılan kötülükleri anlayamıyordu.

Çoğunluk sadece uzaktan izliyor, yanına gelenlerse bir gözleri Hacı’da yalandan Ahmet’i teselli ediyorlardı. Yavaşça doğruldu, ceketini çıkardı, Hamza’nın cansız bedenine özenle örttü.  Ardından, sessizce evinin yolunu tutarak bir hayalet gibi gözden kayboldu.

Ertesi gün ahşap evin önünden geçenler,  sarı buruşuk bir kağıda öylesine yazılmış gibi duran notu gördüler : satılık.

Site Footer

Sliding Sidebar